Tag: blog

  • Doğu Ekspresi Notları

    Doğu Ekspresi Notları

    Akıllı şehirlerden ziyade bu haftaki yazıda, ulaşım özelinde raylı sistemler ve deneyim odaklı bir konuyu ele almak istiyorum. Bu kez Doğu Ekspresi turistik deneyimim akademik ilgime karışıyor.

    İki yıldan uzun süredir Almanya’da yaşayan ve ülke içinde sık sık seyahat eden biri olarak, trenle ulaşımın sunduğu rahatlıktan söz etmem gerekir. Geniş tren ağları sayesinde en kırsal bölgelere kadar erişimin mümkün olması, kullanıcı dostu fiyat politikaları ve hatta okul harcına dâhil edilerek tüm Almanya genelinde öğrencilere sunulan ücretsiz bölgesel tren ulaşımı sistemi, bu yapıyı son derece işlevsel kılıyor.

    Garmisch–Zugspitzplatt / Almanya’nın en yüksek noktası olan Zugspitze’ye ulaştıran tarihi tren hattı (1929)

    Çocukluk yıllarıma denk gelen Haydarpaşa treniyle ulaşımın rahatlığını ve raylar üzerinde hareket eden bu aracın verdiği mutluluğu bugün gibi hatırlıyorum. Yıllar boyunca Marmaray’ın açılışını beklediğimiz o süreçte, bir neslin epey şey kaybettiğini düşünmeden edemiyorum. Bir de en büyük eksikliğimiz, teknolojiye çoğu zaman ruh katamıyor oluşumuz. Bugünü analiz ederken sıkça “hiçbir şeyin eski tadı kalmadı” dememizin ardında da biraz bu hissin yattığını düşünüyorum.

    Düşündükçe, farklı ülkelerdeki ulaşım deneyimlerim aklıma geliyor. Japonya’daki yaygın tren ulaşımı deneyimi kaybettiklerimizi bir kez daha hatırlatıyor. 1964 yılında açılan ilk hızlı tren ağına sahip Japonya, teknolojiyi kültürel hafızayla birlikte bugün de yaşatabiliyor.

    Bir yerden bir yere ulaşmaktan ziyade, zamanda yolculuk ediyormuş hissini çok ama çok seviyorum. Japonya bir yandan küçülen ekonomisiyle gündeme gelirken, diğer yandan teknolojinin parlayan yıldızı olduğu dönemlerin ruhunu nasıl koruyabiliyor? Bana kalırsa ziyaretçiye turistik bir deneyim sunarken, yerel yaşamın dokusunu da görünür kılmayı başarıyor.

    Gündelik yaşamın özgünlüğünü tren vagonlarında hissedebilmek başlı başına bir keyif.

    Örneğin, tek tip üniformaları ile trene koşturan kız öğrenci grupları ya da ayakta duran özenli giyimli bir gencin bir elinde kitabını okurken diğer eliyle vagon askılarına doğallıkla tutunuşu ya da hâlâ çalışmaya devam eden, koltuğunda kısa bir uykuya dalmış yaşlı bir yolcu…Tüm bu sahneler basit bir tren yolculuğundan çok daha fazlası.

    Elbette başka ülkeler de teknolojiyi kültürle harmanlıyor. Bugün karmakarışık ama birbirine kolayca bağlanan hatları, sevimli şehir maskotlarıyla süslenmiş ulaşım kartları ve Samsung ile LG gibi küresel markalarla güçlendirilmiş altyapısıyla Kore bundan iyi bir örnek. Ancak bu yazıda Kore’den söz etmeyeceğim.

    Bugün konum, belki Jean-Paul Sartre’ın adımlarını takip ederek; ulaşım, seyahat ve deneyim kavramlarını, daha özelde ise tren ulaşımı deneyimini Doğu Ekspresi üzerinden düşünmek.

    Neyi kastediyorum? Sartre’ın imgesel nesne kavrayışı, bir “şey”in bizim için çağrıştırdığı anlamlar üzerinden var olması ve algılanmasıyla ilgilidir. Bu bağlamda, çocukluk deneyimlerimden bağımsız bir tren algısına sahip olmam zaten beklenemezdi. Bunu pekiştiren Almanya’daki seyahat deneyimlerim, toplu ulaşımın demokratik ve çevreci olduğuna dair inancım ve altyapı sistemlerini de kapsayan iletişim odaklı bir doktora tezi hazırlamış olmam… Tüm bunlar, tren yolculuğuna dair bir im değeri oluşturarak bu yazının zeminini hazırlıyor.


    Şimdi, geleneksel ya da turistik olarak adlandırabileceğimiz Doğu Ekspresi tren yolculuğuna gelelim. Ankara Garı gibi tarihsel bir başlangıç noktasından, ayak izi değmemiş beyazlığıyla bakir manzaralar eşliğinde Kars’a doğru ilerleyen bu yolculuğu paylaşıyorum.

    Doğu Ekspresi benim için yalnızca bir tren hattı olmaktan çıkıyor; anlamla, hafızayla ve deneyimle kurulan imgesel bir yolculuğa başlıyorum.

    Zihnimde ise şu sorular beliriyor:

    Biz yerel turistler olarak bu deneyimden ne kadar demokratik biçimde faydalanabiliyoruz? Bu yolculuk bize ne sunuyor? Tüm duraklarda karşılaştığımız buz gibi, yapayalnız istasyonlar buralarda yaşayan insanlar için ne anlama geliyor? Tren ağlarının yaygınlaşması; teknoloji ve kültürel imkânların birlikte düşünülmesi bize nasıl fırsatlar sunabilir?

    Bu soruları düşünürken, seyahatimin keyfini çıkarmaya odaklanıyor, sizi de bunları birlikte düşünmeye davet ediyorum.


    Doğu Ekspresi gerçekten çok kıymetli bir kültürel varlık. Mesela Ankara Garından hareket ederken tatlı bir uğurlama sahnesi gerçekleşiyor, el sallayarak tanımadığımız insanlara veda ediyoruz. Yani Doğu ile Batı arasında kurduğu bu etkileyici rota, bizi toplum olarak birbirimize daha çok yaklaştıran uzun ama derin bir yolculuk sunuyor.

    Rotanın popülerliği ve sefer sayılarının sınırlı olması, bilet erişimini zorlaştırıyor; deneyim çoğu zaman herkesin bir gün gerçekleştirmeyi umduğu bir dilek olarak kalıyor. Oysa hem yerli hem de yabancı ziyaretçiler için yeniden bir yapılandırma düşünülebilir. Ulaşımı çevreci, erişilebilir ve teknolojiyle entegre hâle getirirken, bu sistemlerin kültürel ve insani boyutunu da koruyabilen bir yaklaşım mümkün.

    “Şehirleri yalnızca teknolojik kapasiteleri üzerinden okumak, şehirlerin ruhunu ve hafızasını gözden kaçırma riskini beraberinde getiriyor. Oysa şehirler; kimlik, deneyim ve anlam üretimi yoluyla özgün yönlerini öne çıkararak markalaşma imkânı bulabiliyor. Tren yolculuğu gibi gündelik ama güçlü deneyimler, bir şehrin ya da ülkenin kendini nasıl konumlandırdığını görünür kılıyor.”

    Doğu Ekspresi gibi deneyimler, teknolojinin tek başına değil; hafıza, yolculuk ve karşılaşmalarla birlikte düşünüldüğünde ne kadar güçlü bir anlatı alanı sunduğunu hatırlatıyor.

    Belki de bu yüzden, raylar üzerinde yapılan yolculuklar bize yalnızca bir rota değil, hatırlanacak bir anlam da bırakıyor.

    Yani gelenekseli korumak için hâlâ çok güçlü sebeplerimiz var.